Kürek

Kayboldum. Beyaza çalan mavide kayboldum. Kimin aklına geldiyse benim denizleri aşarak ona ulaşmam, şimdi Marmaranın ortasında kalmış olmam onun suçu. Kesin Erdem söylemişti bir tekne kiralayıp ona doğru kürek çekmemi. Hava birden bire kapanmasa ve sandalın için su almasaydı gerçekten romantik bir fikir olabilirdi. Geliyorum; maviye, yeşile doğaya bulandım. Buram buram hayat kokarak çoğalarak geliyorum. Korkma, rüzgarları satın aldım Poseidon’dan. Pencereni açsınlar balıklara, yosunlara karışmış, gökyüzünden taşmış deniz kokusunu getirsinler. Ama havanın bu hali rüzgarları falan satın alamadığımı gösteriyordu. Yanına vardığımda okumayı planladığım şiir de artık anlamsız gelmeye başlamıştı gözüme. Güneşi doğuran saçlarından aşkı kuşanıp, bir bahar sabahı tek beden olmaya geliyorum. Aç gözlerini, aç gözlerini. Seni seviyorum, diyecektim. Gel gör ki denizin ortasında karşı kıyıya varmaya çalışırken, ellerimin içi patlamış olsa da kürekleri sıkıca tutup, beni geri götüren akıntıya inat ilerlemeye çalışıyorum. Yanıma yağmurluk da almamıştım. Gerçi ıslaklığım artık sorun olacak aşamayı geçti. Bu noktada yağmurun durması benim için daha kötü olurdu. Tek sorun sandalın su doluyor olması. Eğer batmadan gidebilirsem, evet batmadan karşı kıyıya gidebilirsem tamamdı. Sevginin önündeki bütün engelleri aşmış olacaktım. Beni karşısında görünce yaşayacağı şoku hayal ettim, çılgın gibi kürekleri ileri geri savururken. Yağmurdan değil aşkından sırılsıklam olduğumu söyleyebilirdim. Denizleri aşıp ona geldiğimi söyleyebilirdim. Terliklerimle gelsem sana, sonunda aşkı bulmuş gibi diyebilirdim. Ama önce karşı kıyıya varmalı. Güzel bir havada bir saatte geçebileceğim körfezden de okyanus gibi bahsetmek istemiyorum ama zor durumdayım.

Parmaklarımın altındaki bütün deri soyulduktan ve bileklerime kramp girdikten sonra karşı kıyıya vardım. Sandalı karaya çekip ters çevirdim. Kurulanabileceğim bir yer aradım ama bulamadım. Her adımda şlap şlop sesler çıkararak Damla’nın kapısına doğru yürüdüm. Zile basıp kapının açılmasını beklerken çiçek almayı unuttuğumu hatırladım. Halimin çiçekten daha romantik olduğuna güvenimi tazeleyerek kendi kendime ne diyeceğimin provasını yaptım.

Damla, geceliğinin üzerine giydiği sabahlığıyla kapıyı açtı. Beni bu şekilde gördüğü için gerçekten şaşırmıştı. Gözlerine baktığımda acımaya karışık bir sevgi ve uyku gördüm. Onun için kaçta kalkıp kürek çekmeye başladığımdan haberi yoktu tabii. Beni içeri davet etti. Nasıl bu hale geldiğimi sordu. Aşkından bu halde olduğumu söylemedim. Önce kurulanmak istiyordum. İki havlu ve kendi kıyafetlerinden birkaçını getirdi. Kurulanıp üstümü değiştirdim. Tişört de pijama altı da benim için fazla küçüktü. Biraz palyaço, biraz da küçük kız kardeş gibi hissederek banyodan çıktım ve gidip yanına oturdum. Gülmeyi yeni öğrenir gibi garip bir gülümsemeyle beni karşıladı. Utanmıştım. Ne için geldiğimi bile unutturacak bir küçümseme saklıydı gülüşünde. Kendime olan güvenim yerle bir olmuştu. Hiç içeri girmeden, kurulanmadan kapının önünde konuşsaydım keşke. Artık bunun için çok geçti. Beni kendi kıyafetlerinin içinde görmüştü bir kere. Hemen gidip daha az ıslak olan havluyu omuzlarıma aldım ve yanına geri döndüm. Daha az komik olmuştum şimdi. Suyun kaynamasını bile beklemek istemiyordum. Buraya kahve içmeye değil onu kendime aşık etmeye gelmiştim. “Damla” dedim gözlerine bakarak. Seninle birlikte romantik bir kahvaltı yapabilmek için sandal kiralamıştım. Kahvaltıyı yanımıza alıp denize açılmayı ve sakin, huzurlu bir kahvaltı yapmayı planlıyordum. Tabii sabahın da bana bir sürprizi vardı, yağmur. Yola çıkarken tek bir kara bulut olmamasına rağmen yolu yarıladığımda yağmur başladı ve ben bu hale geldim. Bu yüzden denizde kahvaltı planımız iptal oldu. “Başka bir şey yok mu? Sadece kahvaltı için mi bu kadar zahmete katlandın” diye sordu. Var, olmaz mı, var tabii diye geçirdim içimden. Seni seviyorum daha ne olsun dedim. “Damla, aslında nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Hep anlamanı bekledim ama bekledikçe hiç anlamayacağına inanmaya başladım. Bu yüzden sana olan ilgimi daha açık bir şekilde göstermek istedim. Senden hoşlanıyorum.” Yüzünde bambaşka bir ifade vardı şimdi. Küçümseme iğrenmeye dönmüştü. Suyun kaynaması sessizliği bozdu da biraz rahatlayabildim. Tek kelime etmeden kahveleri hazırlamak için kalktı. Başımı çevirip ona bakacak cesaretim kalmamıştı. Kahveyi bile içmeden koşarak kaçmak istedim. Evin içinde nefes almamı zorlaştıran ağır bir hava dolanıyordu. Evindeki en küçük bardakları seçmeye özen göstererek iki kahve fincanıyla döndü. O da gitmemi istiyordu. Ayaklarıma bakarak ciddi bir konuşma yapmak istedi ama tavşanlı pofuduk terliklere bakarak ne kadar ciddi konuşabilirse o kadar ciddi oldu. “Böyle bir duygunun varlığını sezmiştim, evet. Fakat her fırsatta duyguların yokmuş gibi davrandığım için anladığını ummuştum. Ben seni sevmiyorum, Kutay.” Nedenini sormadım. Zaten böyle şeylerin nedeni sorulmazdı. Kahveden sadece bir yudum alıp kalktım. Evinde kurutma makinası olmadığı için kurumayan kıyafetlerimi giydim. Yağmurda ıslanmış ve akmış kelimelerin olduğu kağıt parçası giyinirken yere düştü. Belki unuturum diye şiiri yazmıştım. Buruk bir gülümseme yerleşti ve hiç silinmedi yüzümden. Damla’nın evinden çıkarken yere bakmadım. Özellikle onun gözlerine baktım. Gerçekleri orada bulacağımı biliyordum. Birbirimizi bir daha görmeyeceğimizi, bana acıdığını, beni asla yanına yakıştırmadığını söylüyordu gözleri. Hoşçakal bile demeden çıktım. Arkamdan bakmıyordu.

Sandalı düzeltip suya indirdim. Gerisin geri kürek çekmeye başladım. Hava hala kötüydü. Ellerim yeterince parçalanmıştı. Küreklerin tutamaçları kan içinde kalmıştı ki durdum. Bir güne bu kadar acı fazla. Hava kötüydü ama yağmur zayıflamıştı. Kollarımı sandalın kenarına yaslayıp denizi izleyerek hayal kurmaya başladım. Damla’nın denizkızı olduğunu ve birazdan sandala atlayacağını düşündüm. Belki özür dileyecek, belki beni haketmediğini söyleyecek ve dizlerime kapanacaktı. O kadar imkansız görünüyordu ki. Damla denizkızı bile olsa benim sandalıma atlamazdı, benim denizin içine girmemi isterdi. Birden canlanıp tamam Damla dedim, sen nasıl istersen. Aceleyle soyunup suya atladım. Balıklama atlamaya hep korktuğum için çivileme girecektim ki suya düşemedim. Sandalın yüzdüğü, küreklerin batıp çıktığı deniz, beni kabul etmiyordu.

Belli ki Poseidon’la anlaşıp denizleri ve rüzgarı satın alan oydu. Belki Erdem’e de sandalla gelmem fikrini o vermişti. Sandalı oracıkta bırakıp yürüyerek evime döndüm.

Yorum bırakın