“Eğer kelimelerle anlatabilseydim, dans etmezdim.” Yakın zamanda ders aldığım bir maestra’nın sayfasında gördüm bu sözü. Ne kadar doğru. İletişimin yüzde %50’den fazlası beden diliyle yapılıyor. Güçlü duygularımızı kelimelerle ifade etmeye çalıştığımızda nasıl da bocalıyoruz. Her ne kadar kendimi kelimelerle anlatmaya çalışsam da bunu her zaman başaramıyorum.
Tango buradan sonra devreye giriyor. Hüznün, aşkın, tutkunun, yalnızlığın, neşenin kısacası hayatın dansı tango. Partnerler arası iletişimin her zaman en üst seviyede olmasını gerektiriyor. Diğer birçok danstan Tangoyu ayrıştıran şey ezbere atılan hiçbir adımın olmayışı. Her adımda yeniden doğan ve her adımla bambaşka yerlere gidebilen bir danstan söz ediyoruz. Müziğin şurasında şu adımı basıyoruz, burasında bu adımı basıyoruz yok. Liderin müziği yorumlamasına, takipçi bir cevap veriyor ve takipçinin cevabına göre lider şekil alıyor. Küçücük bir dikkat dağınıklığı ayakların birbirine dolanmasıyla sonuçlanıyor. Sürekli bir soru soruluyor ve buna cevap veriliyor. Hocalarımın dediği gibi, en önemli şey iletişim.
Dans hayatıma salsa ile başlamıştım. Hatta çok eski yazılarıma giderseniz neden bıraktığımı anlattığım yazımı bulabilirsiniz. Salsa çok eğlenceli bir danstı ve ben iyi dans ediyordum. Fakat daha salsa yaptığım zamanlarda bile beni gören herkes Tangocu duruşum olduğunu söylüyordu. O zamanlarda kısa bir süre denedim ama devam edemedim. Salsadan sonra bana çok zor gelmişti. Hem salsada yeni yeni ileri seviyeye geliyordum ve sıfırdan bir dansa başlayıp tekrar amatör olmak bana zor gelmişti. Devam edemedim.
Yukarıda bahsettiğim olayın üzerinden 4 yıl geçtikten sonra, bir gün tırmanış salonunun önünde telefonumla oynarken İstanbulTango’nun reklamını gördüm. İstediğim fırsat ayağıma gelmişti. Tango öğrenmek istiyordum. Pandemiden dolayı eşli danslar yasaklanmıştı, daha erken başlamama bu engel oldu. Hiç vakit kaybetmeden iletişim bilgilerimi gönderdim ve 5 dakika sonra beni aradıklarında “yarın akşam başlıyorum” dedim. Neden böyle bir tutkuyla bunu istediğimi henüz bilmiyordum.
Derslere başladık. Günlerim tango dinleyerek ve tangoyu düşünerek geçiyordu. Müzikteki hüznü hissediyordum. Bu cümleleri yazarken bile gözlerim doluyor. Bir arayış. Uyumu, ritmi, aşkı arayış. Bunları ben mi arıyordum yoksa tango mu yoksa ikimiz de aynı şeyi mi arıyorduk? Artık rol yapmama gerek kalmamıştı. Benim hissettiklerim tangoydu. Kendimi ifade edebileceğim en güzel yolu bulmuştum. Bakın, hareketlerime bakın, yüzüme bakın, duruşuma. Anlatıyorum işte. Ne kadar çok duyguyu içimde taşıdığımı. En azından bana öyle geliyordu. Dışarıdan bakan gözler de aynı şeyi söylemeye başlayınca emin oldum. Dans ettiğim partnerlerim aynı şeyi söyleyince emin oldum. Geçtiğimiz hafta festivalde dans ederken en çok aldığım övgü “You’re a natural” oldu. Doğaldım, dans içimden geliyordu. Bir zorlama yoktu. Var olan açığa çıkıyordu sadece.
Festival için yeni bir paragraf açalım. Bildiğiniz gibi geçtiğimiz ay askerdeydim. Hep festivali düşündüm. Yetişebilmeyi, dünya şampiyonlarını görmeyi, onlardan ders alabilmeyi. Evime döner dönmez soluğu festivalde aldım. Beklediğimden çok daha güzeldi. Daha önce katıldığım sosyal Latin festivalleriyle yakından uzaktan bir alakası yoktu. Çok kalabalıktı. 50 farklı ülkeden insanlar gelmişti. Maestro’lar göz kamaştırıyordu. Programım çok yoğundu. Gündüzleri dersler ve geceden sabaha kadar milongalar. Normalde kalabalıkta dans edemeyen ben, artık umursamıyordum. Askerde geçirdiğim süre egomu törpülemişti. Kalabalıktan neden rahatsız olduğumu anlamamı sağlamıştı. Aslında kalabalık umurumda değildi. Partnerime farklı hareketler yaptıramamaktan ve onu sıkmaktan korkuyordum. Fakat tango hareket yapmakla ilgili değildi. Müziğin içinde olabilmekti. Adımların zorluğu ya da kolaylığı yarışmacıların düşünmesi içindi. Tek düşünmem gereken partnerimi çarpışmalara karşı korumak ve danstan zevk almaktı. Öyle de yaptım. Sinirlenmedim, gerilmedim, utanmadım. Müziği ve enerjimi paylaştım. Herkesle aynı iletişimi yakalayamadım ve bunu sorun etmedim. Herkesi memnun etmek zorunda olmadığımı anladım. Nasıl günlük hayatımda herkesle anlaşamıyorsam dansta da öyleydi. Ne kadar iyi olursam olayım bunu yaşayabileceğimi fark ettim. Tekrar başa döndüm, kimseye bir şey ispatlamak zorunda değildim. Kendimi anlatmaya çalışıyordum sadece. Sözsüz bir iletişim.
Beni en derinden etkileyen şey Juan ve Manuela’nın gösterisi sırasında hissettiklerim oldu. Tangoya başladığımda dans ederken ağlayabilmeyi hayal ediyordum. Tek başıma dinlediğimde ağlıyordum çünkü. Ben öyle bir şov yapmalıydım ki, izleyenler alkışlamak yerine göz yaşları içinde kalmalıydı. Bu hayalim biraz garipsendi. Fakat ben ne istediğimi biliyordum. İşte o şov Juan ve Manuela, onları göz yaşları içinde izledim. Tangodan ne bekliyorsam o sahnedeydi. Duygu vardı. Bütün salonu dolduran bir duygu. Evet, istediğim şey imkansız değil. Eğer içimi açabilirsem, seyirciye bunu gösterebilirsem, onları ağlatmam mümkün. Ağlamamın sebebi hüzün değildi. Duygulardı, gerçek duygular. Onlar bu dans için doğmuşlardı.
Kim bilir, belki bir gün aynısını benim için de söyleyenler çıkar. Sevgiyle kalın.
C’est si joliment écrit, et tellement vrai pour le ressenti…Merci.
BeğenBeğen