Güç

Birkaç gün önce kardeşimle karşılıklı, mutfak masasında, oturmuş güç hakkında konuşuyorduk. Konuşmamızdan biraz bahsedip, kapanışı başımdan geçen bir olayı anlatarak yapacağım.

Yeterince uzun süre savaşırsak, savaştığımız şeylere mi dönüşürüz? Bu şey, bir insan ya da fikir olabilir. Kölelikten kurtulmak için finans çalışan biri, parayı kendisi için çalıştırmayı öğrendiğinde eskiden hep nefret ettiği akbabalara mı dönüşür? Ya da iş veren olduğumuzu düşünelim, her personelimize aynı yaklaşabilecek miyiz? Hayalini kurduğumuz o lider kişi olabilecek miyiz? Yakın zamanda çok sevdiğim bir kafenin değerli sahibiyle bir konuşmamız oldu; kendisi, bu işin bütün yollarından geçmiş, yapılan işleri öğrenmiş ve emeklerinin karşılığında bugün olduğu yere gelmiş. Çalışanın halinden anlayan, güler yüzlü bir insan. Fakat onun iyi niyetinin suistimal edildiğinden bahsetti. Hiyerarşik düzenin olduğu bir okulda okuduğumuz için alt dönem üst dönem ilişkilerimizin belli sınırları vardı. Şu söz kural gibi tekrarlanırdı; “seviyeyi alt sınıf belirler.” Denge, her zaman olduğu gibi işin içindeydi. Çalışanlarınızın iyi niyeti ve saygısı, sizi onlara daha fazla iyi davranmaya itecekti. Seviyeyi belirleme sözünün anlatmak istediği buydu. Fakat belli bir hayat görüşüne sahip, iyi insan olmaya çalışan bir kişi, her iyiliğini suistimal etmeye hazır kişiler tarafından yıpratılıyordu. Ne yapmalı? Çalışırken sahip olmanın hayalini kurduğumuz iş veren olmak mı? Yoksa çalışanların hak ettiği patron olmak mı?

İki seçenekte de üzülen hep iş veren olacak. Neden mi? Çünkü, ilk durumda belki idealleri ve doğruları onun davranış biçimini oluşturacak fakat personelin ona karşı olan davranışı, sürekli kendisini sorgulamasına sebep olacak. Yaptığının değer görmediğini, hak ettiği saygıyı alamadığını düşünecek. İkinci durumda, katı bir patron olduğunu düşünelim. Belki personeli ondan korkacak ve ona göre davranacak fakat bu durum yine bir içsel savaşa sebep olacaktı. Çünkü o korkulmak değil, yaptıklarına karşılık olarak saygı duyulmak istiyordu. İnsanların ezilmesine, sömürülmesine, mutsuz çalışma ortamına karşıydı. ikinci durumdaki davranışı inandığı değerlere ters düşüyordu.

Hayat hiçbir zaman siyah ve beyaz gibi keskin bir ayrıma izin vermediği için, bahsi geçen iki ihtimalin 104.615 farklı versiyonu olabilir. Ben, sadece sınırları çizmek ve ürettiğim iki senaryoyu paylaşmak istedim. Güç, farklı alt dallara ayrılabildiğinden ilk önce, finansal güç, sermaye gücünü elinde bulunduran iş veren tarafından konuya yaklaşmak istedim. Bu konuda sınırları belirlemeye çalışırken işin içine emeğin karşılığı olan ücreti katmadım. Sadece insan ilişkilerinde saygının ve ahlakın önemine değinmek istedim. Rahmetli Doğan hocanın iletişim kitaplarından birinde anlattığı gibi; negatif insanlarla pozitif bir yaklaşımla ilişki kurmaya çalıştığınızda bunun sonucu negatif olur. Çünkü alıştıkları düzen içerisinde, saygıyı korkuyla karıştırmışlardır ve sizin iyi niyetinizi otorite eksikliği olarak yorumlayıp ona göre davranacaklardır. O yüzden herkese karşı anladığı şekilde davranmak en doğru yol gibi görünebilir. Fakat bunun insan ruhuna vereceği zarar, onda yaratacağı değişim gözardı edilmemeli. Nefret ettiğim kişilere dönüşme korkusunu içimde taşıyorum.

Şimdi fiziksel güç kısmına geçelim. Gençliğimde savunma sporları yapmış biri olarak sokakta yürümeye korkuyorum. Sokakta yürümekten sadece kadınlar korkmuyor. Yıllardır hep kavgadan ve kargaşadan uzak durmaya çalıştım; tek büyük kavgam, ortaokulda küçük bir çocuğa zorbalık yapan birisine, ilk bakışta benden iri olması gözümü korkutmuştu, bir yumruk ve bir tokat atmamdı. Onun haricinde pek bir kavgaya karışmadım. Savunma sporlarının belki de öğrettiği en değerli şey sabırdı. Sinirlendikçe daha çok açık verip daha çok darbe alıyordum. Böyle olunca nefes alıp düşünmeye ve en mantıklı hamleyi yapma mecbur kalıyordum. Bütün bunlara rağmen neden sokakta rahat yürüyemiyorum.

İşte ahlak yeniden devreye giriyor. Kimse onurlu bir dövüşün peşinde değil. Birisi bana saldırdığında kaçamayacak pozisyondaysam iki ihtimal var; ya o kişi beni yaralayacak veya daha da kötüsü beni öldürecek ya da ben ona aynılarını yapacağım. İlk durumda ben ölmüş olacağım için kaybetmiş oluyorum. İkinci durumda bana saldıran kişi aynı sonu yaşarsa, benim kendimi savunmuş da olsam, adaletine güvenmediğim ülkemiz beni yıllarca hapse mahkum edecek ve yine ben kaybetmiş olacağım. Özetle eğer bir kavgaya girersem her şekilde zararlı çıkacağım belli, çünkü onursuz bir dövüş olacak. Bunun önüne nasıl geçebileceğimizi düşündük kardeşimle. Kardeşim güçlü bir insan olduğu için, kendini kanıtlamak isteyen herkes ona meydan okumuştu. İlk gençliği serserilerle uğraşmakla geçmişti. Ben belki serserilerin güçlerini kanıtlamak için seçtiği kişi değildim ama başarılı ve sevilen biri olduğum için sürekli rahatsız ediliyordum. Sonuç olarak, ya kimsenin sataşmaya cüret edemeyeceği kadar güçlü olmak ya da kimsenin sataşmaya tenezzül etmeyeceği kadar silik olmak olası iki çözüm gibi geliyordu. Her ne kadar modern toplum, medeni toplum kisvesi altında yaşasakta; hala, içgüdüleriyle hareket eden hayvanlardan pek farkı olmayan kişilerle, ya öl ya da öldür savaşını vermek zorunda kalıyoruz. Şimdi Çayırova çocukları hikayeme geçebilirim.

İkinci sınıftaydım. Günün kemer zabiti, üniformanın düzenini kontrol eden kişi, bir birinci sınıfı şapkası arabanda olduğu için tartaklamış ve kavga için adam çağırmasını söylemiş, bu olayın sonrasında o birinci sınıf okula kavga etmek için adam getirmişti. Dördüncü sınıflar toplanıp bir süre beklemişler. En azından bütün olaylar bittiğinde bana beklediklerini söylediler. Bu olayların hepsini sonradan öğrendim. Kürek antrenmanı için Maslak’tan gelen bir kız arkadaşım vardı. İki çifte çalışacaktık. Kulüpte bir kaç kişi kalmış, okul kısmen boşalmıştı. Biz antrenmana yeni başlamış karadan fazla uzaklaşmamıştık ki iki üniformalı kişinin ve iki at hırsınızın kulübe doğru gittiğini gördüm. Arkadaşıma, onların kim olduğuna bakmam gerektiği söyledim ve karaya çıktım. Arkadaşım teknenin içinden izliyordu.

Okulda kimseyi bulunmayan bu grup sonunda bizim kulübe gelmişti. Tartaklanan birinci sınıf, bir arkadaşı ve iki at hırsızı. Üzerimde sadece kürek çekerken giydiğimiz tayt vardı. Ayağımda ayakkabı bile yoktu. Kim olduklarını sordum. Benden yakın bir arkadaşımın numarasını istediler. Onun da konuyla hiçbir alakası olmamasına rağmen, tartaklanan birinci sınıfın ismini bildiği tek kişi olması, onu aranan kişi yapmıştı. Bu kabul edilemezdi. Karşılıklı bakışmalar. Karşımda bütün kolları faça izleriyle dolu iki kişi beni öldürmekle tehdit ediyorlardı. Okul çıkışında keseriz burda keseriz orda keseriz. Her yerde kesiliyordum. Kendimi savunmayı bilmem bir yere kadar beni koruyabilirdi fakat sayıca üstünlerdi. Kulübün içinde bir dördüncü sınıf kalmıştı sevdiğim birisiydi. Tartışmayı görünce dışarı çıktı, yanıma geldi. Dörde karşı iki. Etrafımızı çevirecek gibi oldular, iri olan at hırsızı karşımdaydı, diğeri sol tarafımdan arkama doğru geçmeye başladı. Arkamdan bana saldırmasın diye ona bakarken önümdeki bir tokat savurdu. Yanımdaki dördüncü sınıf hemen kapıya, güvenliğe koştu. Polis çağıracaktı. Arkadaşım teknede oturmuş olanları çaresizce izliyor ve ağlıyordu. Ben de kapıya doğru koşacaktım. At hırsızları kendi aralarında, kapıdakileri ara kaçmasınlar gibi bir şeyler konuştu. Başkaları da mı vardı? Okulun kapısında turnikelerde bıçaklandığımı gözümün önüne getirdim. Ölüm çok mu yakındı?

Kapıya gittiğimizde 3 kişi daha bizi bekliyordu. Polis şaşırtıcı derecede hızlı geldi. Sonradan öğrendik ki kulübün önündeki iki at hırsızı ve kapıdaki bir diğeri şartlı tahliyeliymiş. Polisi görünce hemen kaçtılar. Geri kalan iki kişiden biri makul birisinde benziyordu. Gelip özür diledi. Birinci sınıf onlara bizim konuyla hiçbir alakamız olmadığını söylemişti. Ama yine de olan bize olmuştu. Makul insanla konuştum. “Sizi buraya eli yüzü düzgün, konuşmasını bilen birisi olarak getirmişler belli ki. Ben uzun yıllar savunma sporları yaptım, bu adamlara karşılık veremeyecek miyim? Tabii ki veririm fakat ya sonra, bir akşam okuldan çıkıp evime dönerken bıçaklanıp öldürülmeyeceğimi kim garanti edebilir? Bu insanların kaybedecek bir şeyleri yok. Benimse kaybedecek çok şeyim var.” Bunları söyledikten sonra, makul kişi özür dilemeye devam etti.

Kimse ölmeden o günü atlatmıştık. Fakat bana ahkam keserken Çayırova çocuğu olduklarını söyleyen o kişiler hafızamıza kazındı. Peki suçlu kim? Tartaklanıp adam çağırması söylenen ve adam toplayıp gelen birinci sınıf mı? Onu tartaklayıp olayların fitilini ateşleyen mi? Okulun tarihinden kalma ruhu çaresizce yaşatmaya çalışan bizler mi? Siyahın ve beyazın olmadığı bir yer daha.

Sevgiyle kalın.

Yorum bırakın