Kustuk

Yazmıyorum. Sırf sen öyle yazmamı istedin diye yazmıyorum. Mutlu musun? Erdin mi muradına? Ne halin varsa gör şimdi. Nereye, hangi ülkeye gidersen git. İstersen Avustralyaya git. Beni hiç ilgilendirmez. Seni hayatımdan çoktan çıkardım. Sen de beni kullanmaya çalışan o kadınlar gibi değil misin? Söyle değilim de, bakalım inandırabilecek misin beni. “Bunlar en güzel yaşlarımız, şimdi sevişmeyeceğiz de ne zaman sevişeceğiz” derken iyiydi tabii. Biliyordun yalnız olduğumu. Biliyordun açlığımı. Bana acı çektirmek için elinden geleni yaptın. Şimdi de karşıma geçmiş, ben şöyleyim ben böyleyim. Bırak bunları Dize, bırak lütfen. 

Oh be, söyledim rahatladım ya. Var mı söylemek istediğin bir şey? Yanlış mı düşünüyorum? Susuyorsun. Ne kadar garip, seni hiç böyle gözlerini tabağına devirmiş, kadehini de devirmekten korkarcasına iki elinde sıkı sıkı tutmuş ağlamaya çalışırken görmemişim. Bu oyunu oynamaya kalkışırken kelimelerle aramın ne kadar iyi olduğunu unutmuşsun. Pardon bu da benim hatam. Sana unutturdum öykülerle olan ilişkimi. Sahi Öykü dedim de nasıl acaba? Neyse. Hadi Dize hadi ne bekliyordun. Bu hafta gelemem Güven, annemle rakıya gideceğiz. Kusura bakma açamadım Güven, annem uyuyakaldı onu uyandırmak istemedim. Yarın ne yapıyorsun? Dayımlar geliyormuş yarın da kalmamı istiyorlar. Bu hafta sonu böyle oldu elimden gelen bir şey yok. E peki bunu nasıl telafi edeceğiz. Bir hafta sonu on güne uzarken ve benimle günde 10 dakika bile konuşmazken. Bunu nasıl telafi edeceğiz. Tabii ya. Sadece ben düzeltebiliyorum değil mi bazı şeyleri. Senin elinden gelmiyor. Beceremiyorsun. Hayır Dize hayır, senin içinden gelmiyor. Yoksa sen biliyorsun insanları nasıl mutlu edeceğini. Ne o ifade? Kızdın mı? İnsanları nasıl mutlu edeceğini biliyorsun dememe mi kızdın? Komik değil mi? Beni nasıl mutlu edebileceğini de çok iyi biliyorsun çünkü. Sadece yapmamayı seçiyorsun. Alışkın olmadığım bir şey değil.

Kadıköyün önce kalabalık, sonra bom boş sokaklarında yalnız gezinmeye alışkınım zaten. Bir kere bile mutlu şarkılar çalmayan klarnetçinin yanında oturan demirbaşları biliyorum. İsimleri yok. Sadece yüzleri var. Kirli sakallı, siyah deri ceketli ve battaniyeli esmer şarapçı. Uzun ve yağlı saçlı, kürdan gibi ince, yüzü iyice çökmüş ağzından sigara düşmeyen beyaz tenli adam. Kaba sakalı da unutmayalım. Bu sokaklar onun sonuçta. Bankaların önünde yatanı diyorum işte, yaz kış paltosu üzerinde. Bir de o gece kim içmiş de evine döneceği otobüse kadar zaman öldürmeye çalışan varsa onlar. Bu hafta sonu da yine aynı köşe aynı sahneler. Her geçişimde bir küfür savurduğum zurnacı ve ekibi. Tabii içimden küfür savuruyorum. Ben de senin gibi iki yüzlü müyüm? Kelimelerle aram sadece bana zarar veremeyeceklere karşı mı iyi? Bir akşam gidip, “hiç mutlu şarkı bilmez misin?” demeyi ne kadar da istiyorum oysa. Ya da sana gelip “bir kere olsun doğruyu söyleyemez misin?” demeyi.

Gerçi o beni ektiğin hafta sonu ilginç bir şey oldu. Tanıdık sahnenin karşında bir kadın bayılmış, bir adam da onu ayıltmaya çalışıyordu. Etraftan yardım istiyorlardı. İlk yardım bildiğim için gittim. Görmemiş gibi yapıp bu sarhoşları kendi hallerine bırakamadım. Acaba numaramı yapıyorlar, beni soymaya mı çalışıyorlar diye düşünmedim. Bu hikaye tanıdık geldi mi? Senin için de hiç kötü düşünmemiştim. Neyse. Yanlarına gittim, sigaramı söndürüp gitmem isabet olmuş yoksa alev alabilirdik. O kadar içmişler. Bu devirde, bu ekonomide, bu kadar içmek, vay be bravo. Kadını önce sırt üstü yatırdım. Çenesini yukarı kaldırdım. Nefes alıyordu ve kalp atışı vardı. Yan çevirdim. Yan çevirince kustu. Neyse ki sokağa kustu. Herkesin her şeyi kustuğu bu yaşlı sokağa. Sonra arkamdan biri geldi ben doktorum dedi. Doktor bey artık olay sizde dedim ve evimin yolunu tuttum. 

Uzun lafın kısası iyi ki gittin o fuhuş tatiline. Ben senin ailenle birlikte olduğuna inanmıştım da Kılıç inanmamış. Telefonundan bulmuş nerede olduğunu. Neyse o da farklı bir hikaye. Yani artık istediğin yere gitmekte özgürsün. Ben de kendi yoluma gidiyorum. İyi bir ders oldu. 

Yorum bırakın